Normal...


Normal, Enver İleri

Yaşamının en hassas döneminde, böylesine zayıf bir duruma düştüğü için kendisi de şaşkındı. Çocuk halli davranışları ona da komik geliyor, ansızın beliren derin hayalli dalışları, bir çocuğun kalabalıklar karşısında çıplak kalışından farksız bir şekilde, onu da utandırıyordu. Yaşadıkları ve hissettiği duyguların sıcaklığı, başka bir evrene taşımıştı onu. Yüzünün rengine, gülüşünün şekline etki etmiş, kalbinin sesini, kanının rengini değiştirmişti. Heyecanlıydı… Hiç olmadığı kadar, hiç yaşamadığı gibi… Çocukluk yıllarından, gençlik dönemlerinden başka âşık olunamayacağını söyleyen onca insanla karşılaşmıştı daha önce. Gerçek aşkın saf bir doğada bulunduğuna inanan bir sürü insan tanımıştı. Bilgisiz bir acemilikti aşk onlar için. Ne yapıldığını, ne söylendiğini çok sorgulamadan geçirilen mavi beyaz bir umuttu. İnsanın âşık olması için gözlerinin kör, kulağının sağır olması gerekiyordu. Aşk denilen şey, akla mantığa dayanmayan, sınır mekân tanımayan, genç işi bir şeydi. Gelirdi, yerleşirdi, bozardı ve giderdi…

Uzun zamandır aynı şeyle meşguldü. Beynini kemiren yalnızlığın, bedenine dolan yok edici zayıflığın nedenini sorguluyordu. İçinde gün geçtikçe çoğalan, davranış ve düşüncelerine, zihninin en canlı yerlerine etki eden, geceler devirip gündüzler değiştiren o karşı konulmaz şeyi düşünüyordu. Soruları vardı kafasında.  Karşısında duran kanlı canlı, kıvırcık saçlı, tombul yanaklı güzelin bahar getiren gülüşlerini soruyordu kendine. İnsanları aşktan uzaklaştırıp yalnız bir yaşama, duygudan uzaklaştırıp tercihsiz bir bencilliğe götüren şeyin ne olduğunu, aşka dair o karşı konulmaz egoların nasıl oluştuğunu soruyordu. Neymiş efendim, belli bir yaştan sonra âşık olunmazmış. Aşkın doğası yaşlıya uğramaz, her şeye hükmeden, her şeyi yaratan aklımız artık aşkı aramazmış. Yok efendim, çok abartmamak gerekiyormuş, yok bir alışkanlıkmış, yok budalalıkmış; gelip geçermiş, kısa sürermiş, bir daha gelmezmiş; bir sürü tantana.
Belki de insanlar bu durumu öğrendiğinde ona gülecekti. Giydiği elbiseden, yaptığı müdürlükten söze girecek, kaş göz çatıp garipseyecekti. Belki yaşı büyük görülecek, belki yaşadıkları küçümsenecek, belki de art arda örnekler verilip, farklı yaşantılarla kıyaslanacak, eleştirilecekti… Farkındaydı bu durumun. Uzun uzadıya düşünmüş, detaylıca sorgulamıştı. Artılarını, eksilerini, doğru ve yanlışlarını düşünmüş, iyisini kötüsünü hesap edip, odaklanmıştı. O kadar çok yalnız kalmış, o kadar çok ertelemişti ki her şeyi, ne haftalık apartman toplantısına katılmış, ne takımının haftalık maçına gitmiş, ne de mutfak alışverişini tam yapabilmişti. Terk etmişti rutinlerini… Alt komşunun hastalığını sormamış, bakkalın gelmeyen mektuplarıyla ilgilenmemiş, temizlikçi kadından dedikodular almamıştı uzun zaman.  Çekmişti süngüleri üstüne, kapamıştı evinin kapılarını, yalnızlaşmıştı.
Hemen de fark edilmişti bu durumu. Çünkü normal yaşantısı, eksiksiz ve düzenli bir işleyiş üzerine kurulu olmuştu her zaman. Bütün apartman toplantılarında bina sorunlarına en çok o ilgi duymuş, en iyi çözüm seçeneklerini o sunmuş, pazar alışverişinin en ucuz ve en kaliteli malzemelerini hep o satın almıştı. O kadar dolgun bir yaşantı örneği sunmuş, o kadar düzenli bir profil göstermişti ki çevresine, kimsenin aklına böyle bir insanın daha önce hiç aşık olmadığı, hiç evlenmediği fikri gelmemişti. Herkesin kafasında, daha önce evlenmiş, muhtemelen sonradan ayrı kalmış, görüp geçirmiş bir ilim irfan sahibi olarak şekillenmişti.
İlk başlarda pek umursamamıştı bu durumu ama bir ara uzun uzadıya düşünmeye başlamıştı. İnsanların, kendileri dışında kalanları kategorize edip, cinsiyetine, yaşına, yaptığı işe göre çeşitli davranış, tutum ve yaşantılara sığdırmasını, belirli zaman ve mekânların belli başlı yaşantıları zorunlu kılmasını, toplumun bir kesimi tarafından yaşanılan hayatın adeta geri kalanların da yaşamak zorunda olduğu hayat gibi sunulmasını sorgulamıştı. Kendisi de içinde olmak üzere, insanların kafasına “normal” diye bir kavram yerleşmişti. Bu normallik kavramı, bütün ahlaki ve vicdani kuralların ötesinde, bütün hukuki yasaların üzerinde bir yere sahip olmuştu ve her tarafa uzanan, her şekle bürünen, her şeyin biçim ve sınırına müdahale eden koca bir yapıya dönüşmüştü. Bir şey mi yapılacak, o şeyin daha önce yapılıp yapılmadığına, size uygun olup olmadığına, olması gerekenin şekil ve biçimine karar vermişti.  Kız mı istenecek? Usulünü, üslubunu, çiçeğini, lokumunu belirlemişti. Yaramazlık mı yapılacak sınırını çizmişti. Çocuk mu yapılacak sayısını vermişti. Ne kadar şişman olup ne kadar zayıf kalabileceğini, ne kadar sadık olup ne kadar ihanet edebileceğini, ne kadar cömert olup ne kadar ellerini sıkabileceğini öğretmişti. Öyle bir baskı oluşturmuştu ki herkeste, ne aşağıda kalmaya izin vermişti, ne de aşırıya kaçmaya. Mutluluk vaat etmişti her zaman. Durağan, sabit ve tekrarlayan işleyişinde zararsız bir yaşama davet etmişti. Beklenilen, şaşırtmayan, kayda değer bir niteliği olmayan ama güvenli olan yaşama.
İnsanlar, herkes gibi davrandığında kendilerini mutlu, çoğunluğa uyduğunda olabildiğince huzurlu hissetmişti. En azından etrafında kendi gibi bir sürü insan görmüştü ve hemhâlleriyle karşılaşıp derdini, tasasını paylaşmıştı. Kendi yaşam yükünü onların suretinde hafifletmiş, onların benzer acılarıyla güç kazanmıştı. Normal olan, normale uyan, normal adına yapılan ne varsa kabul etmişti. Kendi varlığı, kendi özgürlüğü ve kendi arzuları pahasına olsa da… Şaşırma duygularını o yüzden kaybetmişti insanlar. O yüzden ses yükseltme, başkaldırma, itiraz etme davranışlarını yitirmiş, kendi bedeninde kendi özüne yabancı hale gelmişti. İnsanların birbirine benzemeleri bu yüzdendi. Giyim kuşamlarının, zevklerinin, ideal ve düşüncelerinin aynı olması bu yüzdendi. Normal olan ve onlara normal gelen şey, herkesin yaptığı, yönetenlerin arzuladığı ve medyanın sunduklarıydı. Onları yapınca modern, onları yapınca huzurlu, onları yapınca vatandaş olunurdu çünkü. Normal olan buydu…

&

Karar vermesi gerekiyordu. Beyninde gün gittikçe çoğalan ve anbean yoğunluk kazanan düşünceleri vardı ve bu düşünceler, bir adım atması konusunda onu zorluyordu. Önünde iki yol vardı. Ya çoğunluğun sesine uyup normale ayak uyduracak, ya da içindeki sesi dinleyip kendi normalini yaratacaktı... Hata kabul etmez bir noktadaydı.  Birkaç gün önce de bütün gücünü toplayıp harekete geçtiği halde, çok çabuk bir vazgeçiş yaşamış ve tokasının güzelliğine övgülerle başlayacağı konuşması, kıvırcık saçlı güzelin o gün toka takmamasıyla son bulmuştu. Bu sefer aynı hataya düşmemeliydi. Kafasının en olunmadık yerinde toplaşan ve tiz sesleriyle tüm cesaretini dağıtan sözcükleri biran önce kovmalı ve aşkın hiçbir norma sığmayan, hiçbir standarda bağlanmayan doğasını keşfetmeliydi.

Yorum Gönder

0 Yorumlar