Yaşamının en
hassas döneminde, böylesine zayıf bir duruma düştüğü için kendisi de şaşkındı.
Çocuk halli davranışları ona da komik geliyor, ansızın beliren derin hayalli
dalışları, bir çocuğun kalabalıklar karşısında çıplak kalışından farksız bir şekilde,
onu da utandırıyordu. Yaşadıkları ve hissettiği duyguların sıcaklığı, başka bir
evrene taşımıştı onu. Yüzünün rengine, gülüşünün şekline etki etmiş, kalbinin
sesini, kanının rengini değiştirmişti. Heyecanlıydı… Hiç olmadığı kadar, hiç
yaşamadığı gibi… Çocukluk yıllarından, gençlik dönemlerinden başka âşık
olunamayacağını söyleyen onca insanla karşılaşmıştı daha önce. Gerçek aşkın saf
bir doğada bulunduğuna inanan bir sürü insan tanımıştı. Bilgisiz bir acemilikti
aşk onlar için. Ne yapıldığını, ne söylendiğini çok sorgulamadan geçirilen mavi
beyaz bir umuttu. İnsanın âşık olması için gözlerinin kör, kulağının sağır
olması gerekiyordu. Aşk denilen şey, akla mantığa dayanmayan, sınır mekân
tanımayan, genç işi bir şeydi. Gelirdi, yerleşirdi, bozardı ve giderdi…
Uzun zamandır aynı
şeyle meşguldü. Beynini kemiren yalnızlığın, bedenine dolan yok edici
zayıflığın nedenini sorguluyordu. İçinde gün geçtikçe çoğalan, davranış ve düşüncelerine,
zihninin en canlı yerlerine etki eden, geceler devirip gündüzler değiştiren o
karşı konulmaz şeyi düşünüyordu. Soruları vardı kafasında. Karşısında duran kanlı canlı, kıvırcık saçlı,
tombul yanaklı güzelin bahar getiren gülüşlerini soruyordu kendine. İnsanları
aşktan uzaklaştırıp yalnız bir yaşama, duygudan uzaklaştırıp tercihsiz bir
bencilliğe götüren şeyin ne olduğunu, aşka dair o karşı konulmaz egoların nasıl
oluştuğunu soruyordu. Neymiş efendim, belli bir yaştan sonra âşık olunmazmış. Aşkın
doğası yaşlıya uğramaz, her şeye hükmeden, her şeyi yaratan aklımız artık aşkı
aramazmış. Yok efendim, çok abartmamak gerekiyormuş, yok bir alışkanlıkmış, yok
budalalıkmış; gelip geçermiş, kısa sürermiş, bir daha gelmezmiş; bir sürü
tantana.
Belki de insanlar
bu durumu öğrendiğinde ona gülecekti. Giydiği elbiseden, yaptığı müdürlükten
söze girecek, kaş göz çatıp garipseyecekti. Belki yaşı büyük görülecek, belki
yaşadıkları küçümsenecek, belki de art arda örnekler verilip, farklı
yaşantılarla kıyaslanacak, eleştirilecekti… Farkındaydı bu durumun. Uzun
uzadıya düşünmüş, detaylıca sorgulamıştı. Artılarını, eksilerini, doğru ve
yanlışlarını düşünmüş, iyisini kötüsünü hesap edip, odaklanmıştı. O kadar çok
yalnız kalmış, o kadar çok ertelemişti ki her şeyi, ne haftalık apartman
toplantısına katılmış, ne takımının haftalık maçına gitmiş, ne de mutfak
alışverişini tam yapabilmişti. Terk etmişti rutinlerini… Alt komşunun
hastalığını sormamış, bakkalın gelmeyen mektuplarıyla ilgilenmemiş, temizlikçi
kadından dedikodular almamıştı uzun zaman. Çekmişti süngüleri üstüne, kapamıştı evinin
kapılarını, yalnızlaşmıştı.
Hemen de fark
edilmişti bu durumu. Çünkü normal yaşantısı, eksiksiz ve düzenli bir işleyiş
üzerine kurulu olmuştu her zaman. Bütün apartman toplantılarında bina
sorunlarına en çok o ilgi duymuş, en iyi çözüm seçeneklerini o sunmuş, pazar alışverişinin
en ucuz ve en kaliteli malzemelerini hep o satın almıştı. O kadar dolgun bir
yaşantı örneği sunmuş, o kadar düzenli bir profil göstermişti ki çevresine,
kimsenin aklına böyle bir insanın daha önce hiç aşık olmadığı, hiç evlenmediği
fikri gelmemişti. Herkesin kafasında, daha önce evlenmiş, muhtemelen sonradan
ayrı kalmış, görüp geçirmiş bir ilim irfan sahibi olarak şekillenmişti.
İlk başlarda pek
umursamamıştı bu durumu ama bir ara uzun uzadıya düşünmeye başlamıştı.
İnsanların, kendileri dışında kalanları kategorize edip, cinsiyetine, yaşına,
yaptığı işe göre çeşitli davranış, tutum ve yaşantılara sığdırmasını, belirli
zaman ve mekânların belli başlı yaşantıları zorunlu kılmasını, toplumun bir
kesimi tarafından yaşanılan hayatın adeta geri kalanların da yaşamak zorunda
olduğu hayat gibi sunulmasını sorgulamıştı. Kendisi de içinde olmak üzere, insanların
kafasına “normal” diye bir kavram yerleşmişti. Bu normallik kavramı, bütün
ahlaki ve vicdani kuralların ötesinde, bütün hukuki yasaların üzerinde bir yere
sahip olmuştu ve her tarafa uzanan, her şekle bürünen, her şeyin biçim ve
sınırına müdahale eden koca bir yapıya dönüşmüştü. Bir şey mi yapılacak, o
şeyin daha önce yapılıp yapılmadığına, size uygun olup olmadığına, olması
gerekenin şekil ve biçimine karar vermişti.
Kız mı istenecek? Usulünü, üslubunu, çiçeğini, lokumunu belirlemişti. Yaramazlık
mı yapılacak sınırını çizmişti. Çocuk mu yapılacak sayısını vermişti. Ne kadar
şişman olup ne kadar zayıf kalabileceğini, ne kadar sadık olup ne kadar ihanet
edebileceğini, ne kadar cömert olup ne kadar ellerini sıkabileceğini
öğretmişti. Öyle bir baskı oluşturmuştu ki herkeste, ne aşağıda kalmaya izin
vermişti, ne de aşırıya kaçmaya. Mutluluk vaat etmişti her zaman. Durağan,
sabit ve tekrarlayan işleyişinde zararsız bir yaşama davet etmişti. Beklenilen,
şaşırtmayan, kayda değer bir niteliği olmayan ama güvenli olan yaşama.
İnsanlar,
herkes gibi davrandığında kendilerini mutlu, çoğunluğa uyduğunda olabildiğince
huzurlu hissetmişti. En azından etrafında kendi gibi bir sürü insan görmüştü ve
hemhâlleriyle karşılaşıp derdini, tasasını paylaşmıştı. Kendi yaşam yükünü
onların suretinde hafifletmiş, onların benzer acılarıyla güç kazanmıştı. Normal
olan, normale uyan, normal adına yapılan ne varsa kabul etmişti. Kendi varlığı,
kendi özgürlüğü ve kendi arzuları pahasına olsa da… Şaşırma duygularını o
yüzden kaybetmişti insanlar. O yüzden ses yükseltme, başkaldırma, itiraz etme
davranışlarını yitirmiş, kendi bedeninde kendi özüne yabancı hale gelmişti.
İnsanların birbirine benzemeleri bu yüzdendi. Giyim kuşamlarının, zevklerinin,
ideal ve düşüncelerinin aynı olması bu yüzdendi. Normal olan ve onlara normal
gelen şey, herkesin yaptığı, yönetenlerin arzuladığı ve medyanın sunduklarıydı.
Onları yapınca modern, onları yapınca huzurlu, onları yapınca vatandaş olunurdu
çünkü. Normal olan buydu…
&
Karar vermesi
gerekiyordu. Beyninde gün gittikçe çoğalan ve anbean yoğunluk kazanan düşünceleri
vardı ve bu düşünceler, bir adım atması konusunda onu zorluyordu. Önünde iki
yol vardı. Ya çoğunluğun sesine uyup normale ayak uyduracak, ya da içindeki
sesi dinleyip kendi normalini yaratacaktı... Hata kabul etmez bir noktadaydı. Birkaç gün önce de bütün gücünü toplayıp
harekete geçtiği halde, çok çabuk bir vazgeçiş yaşamış ve tokasının güzelliğine
övgülerle başlayacağı konuşması, kıvırcık saçlı güzelin o gün toka takmamasıyla
son bulmuştu. Bu sefer aynı hataya düşmemeliydi. Kafasının en olunmadık yerinde
toplaşan ve tiz sesleriyle tüm cesaretini dağıtan sözcükleri biran önce kovmalı
ve aşkın hiçbir norma sığmayan, hiçbir standarda bağlanmayan doğasını
keşfetmeliydi.
Karar,
kendisinindi.
Fotoğraf:https://www.gzt.com/jurnalist/dun-aksam-ne-yediginizi-hatirlamiyorken-cocukluk-anilarinizi-hatirlamak-sizce-mumkun-mu-2522768
Fotoğraf:https://www.gzt.com/jurnalist/dun-aksam-ne-yediginizi-hatirlamiyorken-cocukluk-anilarinizi-hatirlamak-sizce-mumkun-mu-2522768

0 Yorumlar