Merak...


Merak, Enver İleri

Uzun ve yorucu bir iş görüşmesinin sorularla dolu mülakatının ardından, artık alışık olduğu bir yorgunlukla, on yedi numaralı belediye otobüsünün arka koltuğunda evine dönerken, evde onu bekleyen ikinci mülakatın endişesi vardı kafasında. Olmayan bir şeyin izahını yapma gereksizliğinden bıkmış, ardı ardına gelen ret cevaplarının, bitmek bilmez aile baskılarının boğucu ruh halinden usanmıştı.  Her defasında yeni bir iş ilanı ile heyecanlanmış, büyülü hayallerle başvurularda bulunmuş ve art arda olumsuz cevaplar almıştı. Tenezzül edip cevap vermeyenler, notlarının gerçek olduğuna inanmayanlar, İngilizceyi gerçekten konuşabildiğini sorgulayanlar, iş deneyimlerini her şeyleri sayanlar derken, her iş başvurusu yeni bir stres kaynağına dönmüş, yeni bir can sıkıntısına dönüşmüştü. Hadi hayırlısı denilip ertelenen umutlar, beklenti yumağına dönmüş hayallerle dolu yarınlar geçirmiş, iş bulma umudunu iyice yitirmeye başlamıştı. Sırf bu yüzden son iş görüşmesinde sorulan “En iyi özelliğiniz nedir?” sorusuna “Merak etmek” diye cevap vermişti. Çünkü neden işe alınmadığının hangi sebebe bağlanacağını, hangi ucuz bahanenin öne sürüleceğini gerçekten merak etmişti.

Haksız da sayılmazdı. Merak, onun en karakteristik özelliği olmuştu yaşamı boyunca. En belirgin, en kalabalık, en canlı… Elma denildiğinde çık, armut denildiğinde çıkma zamanlarının tabiatı utangaç bir ruh haline dönüşmüş, duvardaki tablonun arkasından, karanlık kör kuyunun dibine kadar her şeyine bulaşmıştı. Meraklı bir çocuk olmuştu her zaman. Suyun akışından, kömürün yanmasına, demirin sertliğinden kuşların uçmasına kadar her şeyi merak etmiş, her yeni şey ilgisini çekmişti. O kadar çok “neden” demiş, o kadar çok sorgulamıştı ki her şeyi, en olunmadık kazalara uğramış, en girilmez yollara girişmişti. Sağ kolunu ağaçtan düşerken, sol ayağını dereden atlarken kırmış, nedenini unutacak kadar çok kere yaralanmıştı. Bazen tatlı akılsızlıklar sergilemiş, bazen yaşamsal ilkeler edinmiş ama daima merak etmişti.
Yıllar yılları, zamanlar zamanları kovalamış, merak, ona yaşamı öğretmişti. Öğrenme ve ilerlemesinin dinamiği, öğrenme mumunun fitili haline gelmişti. Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmemiş, maymunu daha az maymun, insanı daha az insan olarak görmüştü. Telaşgöz bir heyecanla, merak içinde merakla büyümüştü. Bilimi besleyen, cehaleti öldüren, gerisinde durulamayıp önüne geçilemeyen merak duygusu, onun en zayıf noktasına dönüşmüş, yapay ilgilerinin en güzel bahanesi haline gelmişti. Kaç uçuk dudak, kaç ıslak yatak bırakmıştı ardında kim bilir. İçinde barındırdığı heves, bir şeyleri bilemeyince yaşadığı ham yalnızlık, bulmanın ve keşfetmenin dayanılmaz cazibesi, geceler boyu uykularını kaçırmış, yasak elmayı cezbeden bir tutkuyla beyninde büyümüştü. Merakı için ölen insanlar tanımıştı, merakı için yaşamaya devam edenleri görmüştü. İnsan bedenindeki en güçlü aktivasyon enerjisinin merak edebiliyor olmak olduğunu keşfetmişti. Reklam panolarından televizyon dizilerine, marka tanıtımlarından siyaset günlüklerine kadar her sunuşun meraktan beslendiğini, merakı beslediğini fark etmişti. Ürün satmaya, oy toplamaya, kız tavlamaya çalışan, kendini daha özel, daha üstün göstermeye uğraşan her insanın merakı kullandığını öğrenmişti. Bazen haz pınarına dönüşmüş, bazen günaha sürüklemiş ama hep insanla yaşamıştı. Aşkta tutkuyu çoğaltmış, dostlukta önemi pekiştirmişti merak.
Babası gibi olmayacağına yemin etmişti küçük yaşta. Deniz gören bir yerde yaşamayı hayal edip, deniz gören bir hastanede ölmeyecekti. Kendi yazgısını başkalarına devretmeyecek, ölüp papatyalara karışmayacaktı. Babasının ölüm döşediği halini yaşamı boyunca üzerinde taşımış, kapı kilidine sıkışmış anahtarı hiçbir zaman oynamamıştı. Ne bulunduğu yere takılı kalmayı kabullenmiş, ne de beceriksiz bir pasifliğe mahkûm olarak yaşamayı düşünmüştü. Çalışması, keşfetmesi, tekrar tekrar denemesi gerekiyordu ve her keşif biraz zaman alırdı. Bütün inancıyla inanmıştı buna. Ahenkli bir çözülüşle eriyen bütün iyileşmeler biraz hüzünlü, bütün gazete ilanları biraz usandırıcıydı ama gelecek nesil akıllı meraklıların olacaktı. Buna inanmış, buna güvenmişti.
Çağın en büyük sorunu merak etmemekti. Ne olduğunu, ne döndüğünü, neler yaşandığını bilmeden, medyanın sundukları, sokağın konuştuklarıyla yaşayıp ölmekti. Herkesin hayalinde süt akı bulutlar dolaşıyor, teni yanık çocuklar oynuyor olabilirdi ama gerçek değildi yaşananlar, özgür değildi vicdan sözcükleri… Kayıtsız, savurgan, kentsoylu yalnızlıklara mahkûm gençler yetişip, paydos vaktini bekleyen, şeytan dürbünü dolaşan buyurgan şikâyetsizler çoğalırken, gerçekten uzak, hayalüstü düşler akıl karı değildi. Yarının getirecekleri, bugünün sundukları, geçmişin taşıdıkları önemliydi; yoldu, göstericiydi, deneyimdi. Sorgusuz, kayıtsız, meraksız bir yaşam zalim canavarlar yaratmak, çarklarına su taşımak, insani olandan uzaklaşmak demekti. Böyle olmamalıydı, olamazdı, olmayacaktı…

&
Ertesi sabah uyandığında, dün akşamdan kalma bir uykusuzluk ve annesiyle geçirdiği uzun sohbetin verdiği yorgunlukla kahvaltı masasına oturmuş, her güne aynı başlamanın, her gün aynı zeytin ve peyniri tüketmenin verdiği sıkılganlıkla dizüstü bilgisayarını açmıştı. Her zaman olduğu gibi maillerine bakacak, profilindeki yorumları okuyacak ve annesinin de gelmesiyle kahvaltısına başlayacaktı. Mailini açtı. Çayından bir duyum aldı. Gelen kutusuna girdi ve bu sabahı diğer bütün sabahlardan daha güzel kılacak olan şeyi, gelen kutusundaki yeni mesajı gördü; “Bizi de merak ediyorsanız, buyurun, beraber çalışalım!”
Zeytin artık daha yeşil, peynir artık daha beyazdı onun için…

Fotoğraf:https://www.matematiksel.org/page/10/?wordfence_lh=1&hid=4279E0E1C2AF7E8DB7FC00A59D3A3A06

Yorum Gönder

0 Yorumlar