
Uzun ve yorucu
bir iş görüşmesinin sorularla dolu mülakatının ardından, artık alışık olduğu
bir yorgunlukla, on yedi numaralı belediye otobüsünün arka koltuğunda evine
dönerken, evde onu bekleyen ikinci mülakatın endişesi vardı kafasında. Olmayan
bir şeyin izahını yapma gereksizliğinden bıkmış, ardı ardına gelen ret
cevaplarının, bitmek bilmez aile baskılarının boğucu ruh halinden
usanmıştı. Her defasında yeni bir iş
ilanı ile heyecanlanmış, büyülü hayallerle başvurularda bulunmuş ve art arda
olumsuz cevaplar almıştı. Tenezzül edip cevap vermeyenler, notlarının gerçek
olduğuna inanmayanlar, İngilizceyi gerçekten konuşabildiğini sorgulayanlar, iş
deneyimlerini her şeyleri sayanlar derken, her iş başvurusu yeni bir stres
kaynağına dönmüş, yeni bir can sıkıntısına dönüşmüştü. Hadi hayırlısı denilip
ertelenen umutlar, beklenti yumağına dönmüş hayallerle dolu yarınlar geçirmiş,
iş bulma umudunu iyice yitirmeye başlamıştı. Sırf bu yüzden son iş görüşmesinde
sorulan “En iyi özelliğiniz nedir?” sorusuna “Merak etmek” diye cevap vermişti.
Çünkü neden işe alınmadığının hangi sebebe bağlanacağını, hangi ucuz bahanenin
öne sürüleceğini gerçekten merak etmişti.
Haksız da
sayılmazdı. Merak, onun en karakteristik özelliği olmuştu yaşamı boyunca. En
belirgin, en kalabalık, en canlı… Elma denildiğinde çık, armut denildiğinde
çıkma zamanlarının tabiatı utangaç bir ruh haline dönüşmüş, duvardaki tablonun
arkasından, karanlık kör kuyunun dibine kadar her şeyine bulaşmıştı. Meraklı
bir çocuk olmuştu her zaman. Suyun akışından, kömürün yanmasına, demirin
sertliğinden kuşların uçmasına kadar her şeyi merak etmiş, her yeni şey
ilgisini çekmişti. O kadar çok “neden” demiş, o kadar çok sorgulamıştı ki her
şeyi, en olunmadık kazalara uğramış, en girilmez yollara girişmişti. Sağ kolunu
ağaçtan düşerken, sol ayağını dereden atlarken kırmış, nedenini unutacak kadar
çok kere yaralanmıştı. Bazen tatlı akılsızlıklar sergilemiş, bazen yaşamsal
ilkeler edinmiş ama daima merak etmişti.
Yıllar
yılları, zamanlar zamanları kovalamış, merak, ona yaşamı öğretmişti. Öğrenme ve
ilerlemesinin dinamiği, öğrenme mumunun fitili haline gelmişti. Hiçbir şeyi
olduğu gibi kabul etmemiş, maymunu daha az maymun, insanı daha az insan olarak
görmüştü. Telaşgöz bir heyecanla, merak içinde merakla büyümüştü. Bilimi
besleyen, cehaleti öldüren, gerisinde durulamayıp önüne geçilemeyen merak
duygusu, onun en zayıf noktasına dönüşmüş, yapay ilgilerinin en güzel bahanesi
haline gelmişti. Kaç uçuk dudak, kaç ıslak yatak bırakmıştı ardında kim bilir.
İçinde barındırdığı heves, bir şeyleri bilemeyince yaşadığı ham yalnızlık,
bulmanın ve keşfetmenin dayanılmaz cazibesi, geceler boyu uykularını kaçırmış, yasak
elmayı cezbeden bir tutkuyla beyninde büyümüştü. Merakı için ölen insanlar
tanımıştı, merakı için yaşamaya devam edenleri görmüştü. İnsan bedenindeki en
güçlü aktivasyon enerjisinin merak edebiliyor olmak olduğunu keşfetmişti.
Reklam panolarından televizyon dizilerine, marka tanıtımlarından siyaset
günlüklerine kadar her sunuşun meraktan beslendiğini, merakı beslediğini fark
etmişti. Ürün satmaya, oy toplamaya, kız tavlamaya çalışan, kendini daha özel,
daha üstün göstermeye uğraşan her insanın merakı kullandığını öğrenmişti. Bazen
haz pınarına dönüşmüş, bazen günaha sürüklemiş ama hep insanla yaşamıştı. Aşkta
tutkuyu çoğaltmış, dostlukta önemi pekiştirmişti merak.
Babası gibi
olmayacağına yemin etmişti küçük yaşta. Deniz gören bir yerde yaşamayı hayal
edip, deniz gören bir hastanede ölmeyecekti. Kendi yazgısını başkalarına
devretmeyecek, ölüp papatyalara karışmayacaktı. Babasının ölüm döşediği halini
yaşamı boyunca üzerinde taşımış, kapı kilidine sıkışmış anahtarı hiçbir zaman
oynamamıştı. Ne bulunduğu yere takılı kalmayı kabullenmiş, ne de beceriksiz bir
pasifliğe mahkûm olarak yaşamayı düşünmüştü. Çalışması, keşfetmesi, tekrar
tekrar denemesi gerekiyordu ve her keşif biraz zaman alırdı. Bütün inancıyla
inanmıştı buna. Ahenkli bir çözülüşle eriyen bütün iyileşmeler biraz hüzünlü,
bütün gazete ilanları biraz usandırıcıydı ama gelecek nesil akıllı meraklıların
olacaktı. Buna inanmış, buna güvenmişti.
Çağın en büyük
sorunu merak etmemekti. Ne olduğunu, ne döndüğünü, neler yaşandığını bilmeden,
medyanın sundukları, sokağın konuştuklarıyla yaşayıp ölmekti. Herkesin
hayalinde süt akı bulutlar dolaşıyor, teni yanık çocuklar oynuyor olabilirdi
ama gerçek değildi yaşananlar, özgür değildi vicdan sözcükleri… Kayıtsız,
savurgan, kentsoylu yalnızlıklara mahkûm gençler yetişip, paydos vaktini
bekleyen, şeytan dürbünü dolaşan buyurgan şikâyetsizler çoğalırken, gerçekten
uzak, hayalüstü düşler akıl karı değildi. Yarının getirecekleri, bugünün sundukları,
geçmişin taşıdıkları önemliydi; yoldu, göstericiydi, deneyimdi. Sorgusuz, kayıtsız,
meraksız bir yaşam zalim canavarlar yaratmak, çarklarına su taşımak, insani
olandan uzaklaşmak demekti. Böyle olmamalıydı, olamazdı, olmayacaktı…
&
Ertesi sabah
uyandığında, dün akşamdan kalma bir uykusuzluk ve annesiyle geçirdiği uzun
sohbetin verdiği yorgunlukla kahvaltı masasına oturmuş, her güne aynı başlamanın,
her gün aynı zeytin ve peyniri tüketmenin verdiği sıkılganlıkla dizüstü
bilgisayarını açmıştı. Her zaman olduğu gibi maillerine bakacak, profilindeki
yorumları okuyacak ve annesinin de gelmesiyle kahvaltısına başlayacaktı. Mailini
açtı. Çayından bir duyum aldı. Gelen kutusuna girdi ve bu sabahı diğer bütün
sabahlardan daha güzel kılacak olan şeyi, gelen kutusundaki yeni mesajı gördü; “Bizi
de merak ediyorsanız, buyurun, beraber çalışalım!”
Zeytin artık
daha yeşil, peynir artık daha beyazdı onun için…
Fotoğraf:https://www.matematiksel.org/page/10/?wordfence_lh=1&hid=4279E0E1C2AF7E8DB7FC00A59D3A3A06
Fotoğraf:https://www.matematiksel.org/page/10/?wordfence_lh=1&hid=4279E0E1C2AF7E8DB7FC00A59D3A3A06
0 Yorumlar