Yedinci Fotoğraf...


Yedinci Fotoğraf, Enver İleri

Her seferinde kontrol ediyordu cebindeki fotoğrafları. Teker teker inceliyor, orada olduklarından emin olmak istiyordu. Varlıkları rahatlatıyordu onu. Her biri kendi yaşamıydı özünde. Yaşamının olmazsa olmazıydı. Evi, iş yeri, köşedeki market, oğlunun okulu, salıncaklı park ve eczane… Altı resimden ibaretti yaşamı ve bir sonraki adımı unutmak istemiyordu. İyice çoğalmıştı son zamanlarda ve korkutuyordu artık hatırlayamama nöbetleri. Beynini zorluyor, davranışlarını kısıtlıyor, yaşamını daraltıyordu. Pusulasıydı resimler; sarı binanın ev, yanan kırmızı ışığın eczane, çekiç, mala ve kerpetenin iş yeri olduğunu onlarla hatırlıyordu. Bir tanesinin olmaması yaşamın eksik kalması, bütünün kaybolması anlamını taşıyordu. Alzheimer hastasıydı ve unutmaktan korkuyordu.

Belki de ilk defa bu kadar korkuyordu. İlk defa bu kadar şiddetlisine denk gelmişti. İlk defa yorulmuştu bu denli… Birçok şeyden korkmuştu daha önce; karanlıktan, yalnızlıktan, atlıkarıncadan, terk edilmekten, ölmekten, kavşaklardan, yüzmekten, nazardan, aşırı kilolardan, fakirlikten… Oysa bu kez farklıydı. Karşısında savaşacak bir canavar ya da kaçıp saklanacak bir öcü yoktu. Ne ceberut bir gövde, ne tılsımlı bir ses, ne de efsunlu bir koku vardı etrafında.  Yüreğinin sıcaklığı, gözünün kara oluşu kar etmiyordu; taşları mermi gibi fırlatması, yumruğuyla taşı parçalaması boşunaydı. Düşman kendisiydi artık; kendisiyle savaşıyordu.
&

Zarar görme telaşının, güvensizlik inancının, varlığı koruma ve sürdürme tepkisinin kucağında günlerini, aylarını, yıllarını geçiren insanları daha iyi anlıyordu artık. Korku kelimesinin telaffuzunu daha iyi yapabiliyor, insanların tedirgin yaşamlarına daha iyi girebiliyordu. En iyi faydası bu olmuştu hastalığın. Küp şekeri sevenden, toplu iğneden korkana kadar herkesi artık yakından tanıyor, korku kültürünün oluşturduğu dehşetengiz ağı daha net görebiliyordu. Kesif bir kokuda delişmen şelaleler gibi çoğalan ve nazenin doğasından sıyrılıp hengâmesi çetrefilli bir dünyaya son sürat dönüşen korku yumağını daha iyi gözlemliyordu.
Korkunun öğrenilmiş bir davranış olduğunu kavramıştı ilkin. Geniş yelpazeli, bol evhamlı bu güçlü uyaranın kimlerden miras kaldığını düşünmüştü uzun uzun. Bilinmeyenin yarattığı bu katmerli tedirginliğin, güvensizlik kumpasında çoğalan bu şiddetli endişenin kaynağını aramıştı. Çocukluğuna gitmişti. Bahçedeki siyah kedi, lambası sönük tuvalet, eli sobalı mahalle bekçisi, üç yaş büyük şişman çocuk ve tavan arasından gelen cızırtılar… Teker teker sorgulamıştı hepsini. Ne yapacağım sorusunun köleleştiren hislerini, insanı ayakta tutan, ruhu genişletip yaşama adapte eden korku sembollerini, ucu geçmişin derinliklerinde, düşünce katili endişelerini sırasıyla incelemişti. Ve tek bir doğruya varmıştı; korku her yerdeydi…
Her bölge, her iklim, her coğrafya bölgesel korkular yaratmıştı. İnançlar korku üzerine inşa edilmiş, davranışlar korku kültüründen beslenmişti. Gece yarısı eve dönmeyen kızın İran ve Fransa’da yarattığı korku farklı dünyalar oluşturmuş, farklı duygular resmetmişti. Kendi yaşamını cansiperane önemseyen insanların etrafında korku nesneleri çoğalmış, insanlar korkmak zorunda kalmıştı. İyi ve kötünün savaşında, hayatın her anına yerleşik, atılan her adıma hâkim korkular güçlü olanın sermayesi durumuna dönüşmüş ve köleleştiren bir çoğalışla siyasetten yönetim biçimlerine, inanç mekanizmalarından reklam afişlerine kadar yerleşmiş, otoritenin hammaddesine dönüşmüştü. “Ya yapmazsam? Ya biterse? Ya kovarsa? Ya kötüyse? Ya günahsa?” soruları çoğalmış; hayır diyemeyen, fikrini söyleyemeyen, istifa edemeyip ilanı aşk yapamayan insanlar türemişti. Ramazan davulcusundan korkan da doğmuştu uzaylı istilasından uyuyamayan da… Ama bilinmeyenin gizemine atılmayan her adım aynı sonucu doğurmuş, korku dünyasını büyütüp halkaya bir yenisini eklemişti.
Bu değildi oysa korkunun özü. Korkan şey yaşıyordu. İnsanları savunmaya, temkinli davranmaya, kaybetme duygusunu yaşatıp sahiplenmeye taşıyordu. Yaşamsal sansürlerden uzak, işlevsel bir yaşam alanı yaratıyor, sadakati manidar kılıyordu. Hangimiz yaşamamıştık ki damarlarımızın içinden kemire kemire geçen aşk duygusunun şiddeti meşhur korkusunu, hangimiz yaşamamıştık ki bir babanın olamayışındaki derin boşluğunu… Ortak korkular değil miydi bizi birleştiren, samimiyeti artıran? Kaybetme korkusu değil miydi dostluktaki asıl yalnızlık? Artık biliyordu. Korkularının üzerine gitmeden kilidi açamayacağını, gittikçe büyüyen devi savaşmadan yenemeyeceğini… İki yol vardı önünde; ya mum alevinden uzaklaşıp gölgenin gövdesinden korkmaya devam edecekti ya da mumun üzerinde gidip ateşine üfleyecekti. Karar kendisinindi…
&

Küçük oğlunun okuldan dönüşünü o gün sabırsızlıkla bekliyordu. İkide bir pencereye yönelip camdan dışarı bakıyor, gelip geçenleri tarıyordu. Kitaplığın üst rafından kâğıt kalemi, büyük oğlunun çantasından fotoğraf makinesini almış, bekliyordu. Fotoğraf çekmeyi bir türlü becerememişti. Yeni makinelere bir türlü alışamamıştı. Oğlundan yardım isteyecek ve elindeki notun fotoğrafını çekmesini isteyecekti. Heyecanlıydı, çünkü aileye yeni bir fotoğraf, yeni bir yol gösterici katılıyordu. Tekrar tekrar kontrol etmiş, yeni baştan incelemişti. Evet, doğru yazmıştı. Kâğıtta “ Korkma, birazdan geçecek…” yazıyordu.

Yorum Gönder

0 Yorumlar