Her seferinde kontrol
ediyordu cebindeki fotoğrafları. Teker teker inceliyor, orada olduklarından
emin olmak istiyordu. Varlıkları rahatlatıyordu onu. Her biri kendi yaşamıydı
özünde. Yaşamının olmazsa olmazıydı. Evi, iş yeri, köşedeki market, oğlunun
okulu, salıncaklı park ve eczane… Altı resimden ibaretti yaşamı ve bir sonraki
adımı unutmak istemiyordu. İyice çoğalmıştı son zamanlarda ve korkutuyordu
artık hatırlayamama nöbetleri. Beynini zorluyor, davranışlarını kısıtlıyor,
yaşamını daraltıyordu. Pusulasıydı resimler; sarı binanın ev, yanan kırmızı
ışığın eczane, çekiç, mala ve kerpetenin iş yeri olduğunu onlarla hatırlıyordu.
Bir tanesinin olmaması yaşamın eksik kalması, bütünün kaybolması anlamını
taşıyordu. Alzheimer hastasıydı ve unutmaktan korkuyordu.
Belki de ilk
defa bu kadar korkuyordu. İlk defa bu kadar şiddetlisine denk gelmişti. İlk defa
yorulmuştu bu denli… Birçok şeyden korkmuştu daha önce; karanlıktan,
yalnızlıktan, atlıkarıncadan, terk edilmekten, ölmekten, kavşaklardan, yüzmekten,
nazardan, aşırı kilolardan, fakirlikten… Oysa bu kez farklıydı. Karşısında
savaşacak bir canavar ya da kaçıp saklanacak bir öcü yoktu. Ne ceberut bir
gövde, ne tılsımlı bir ses, ne de efsunlu bir koku vardı etrafında. Yüreğinin sıcaklığı, gözünün kara oluşu kar
etmiyordu; taşları mermi gibi fırlatması, yumruğuyla taşı parçalaması
boşunaydı. Düşman kendisiydi artık; kendisiyle savaşıyordu.
&
Zarar görme
telaşının, güvensizlik inancının, varlığı koruma ve sürdürme tepkisinin
kucağında günlerini, aylarını, yıllarını geçiren insanları daha iyi anlıyordu
artık. Korku kelimesinin telaffuzunu daha iyi yapabiliyor, insanların tedirgin
yaşamlarına daha iyi girebiliyordu. En iyi faydası bu olmuştu hastalığın. Küp
şekeri sevenden, toplu iğneden korkana kadar herkesi artık yakından tanıyor,
korku kültürünün oluşturduğu dehşetengiz ağı daha net görebiliyordu. Kesif bir
kokuda delişmen şelaleler gibi çoğalan ve nazenin doğasından sıyrılıp hengâmesi
çetrefilli bir dünyaya son sürat dönüşen korku yumağını daha iyi gözlemliyordu.
Korkunun
öğrenilmiş bir davranış olduğunu kavramıştı ilkin. Geniş yelpazeli, bol evhamlı
bu güçlü uyaranın kimlerden miras kaldığını düşünmüştü uzun uzun. Bilinmeyenin
yarattığı bu katmerli tedirginliğin, güvensizlik kumpasında çoğalan bu şiddetli
endişenin kaynağını aramıştı. Çocukluğuna gitmişti. Bahçedeki siyah kedi,
lambası sönük tuvalet, eli sobalı mahalle bekçisi, üç yaş büyük şişman çocuk ve
tavan arasından gelen cızırtılar… Teker teker sorgulamıştı hepsini. Ne
yapacağım sorusunun köleleştiren hislerini, insanı ayakta tutan, ruhu
genişletip yaşama adapte eden korku sembollerini, ucu geçmişin derinliklerinde,
düşünce katili endişelerini sırasıyla incelemişti. Ve tek bir doğruya varmıştı;
korku her yerdeydi…
Her bölge, her
iklim, her coğrafya bölgesel korkular yaratmıştı. İnançlar korku üzerine inşa
edilmiş, davranışlar korku kültüründen beslenmişti. Gece yarısı eve dönmeyen
kızın İran ve Fransa’da yarattığı korku farklı dünyalar oluşturmuş, farklı
duygular resmetmişti. Kendi yaşamını cansiperane önemseyen insanların etrafında
korku nesneleri çoğalmış, insanlar korkmak zorunda kalmıştı. İyi ve kötünün
savaşında, hayatın her anına yerleşik, atılan her adıma hâkim korkular güçlü
olanın sermayesi durumuna dönüşmüş ve köleleştiren bir çoğalışla siyasetten
yönetim biçimlerine, inanç mekanizmalarından reklam afişlerine kadar yerleşmiş,
otoritenin hammaddesine dönüşmüştü. “Ya yapmazsam? Ya biterse? Ya kovarsa? Ya
kötüyse? Ya günahsa?” soruları çoğalmış; hayır diyemeyen, fikrini söyleyemeyen,
istifa edemeyip ilanı aşk yapamayan insanlar türemişti. Ramazan davulcusundan
korkan da doğmuştu uzaylı istilasından uyuyamayan da… Ama bilinmeyenin gizemine
atılmayan her adım aynı sonucu doğurmuş, korku dünyasını büyütüp halkaya bir
yenisini eklemişti.
Bu değildi
oysa korkunun özü. Korkan şey yaşıyordu. İnsanları savunmaya, temkinli
davranmaya, kaybetme duygusunu yaşatıp sahiplenmeye taşıyordu. Yaşamsal
sansürlerden uzak, işlevsel bir yaşam alanı yaratıyor, sadakati manidar
kılıyordu. Hangimiz yaşamamıştık ki damarlarımızın içinden kemire kemire geçen
aşk duygusunun şiddeti meşhur korkusunu, hangimiz yaşamamıştık ki bir babanın
olamayışındaki derin boşluğunu… Ortak korkular değil miydi bizi birleştiren,
samimiyeti artıran? Kaybetme korkusu değil miydi dostluktaki asıl yalnızlık?
Artık biliyordu. Korkularının üzerine gitmeden kilidi açamayacağını, gittikçe
büyüyen devi savaşmadan yenemeyeceğini… İki yol vardı önünde; ya mum alevinden
uzaklaşıp gölgenin gövdesinden korkmaya devam edecekti ya da mumun üzerinde
gidip ateşine üfleyecekti. Karar kendisinindi…
&
Küçük oğlunun
okuldan dönüşünü o gün sabırsızlıkla bekliyordu. İkide bir pencereye yönelip
camdan dışarı bakıyor, gelip geçenleri tarıyordu. Kitaplığın üst rafından kâğıt
kalemi, büyük oğlunun çantasından fotoğraf makinesini almış, bekliyordu.
Fotoğraf çekmeyi bir türlü becerememişti. Yeni makinelere bir türlü
alışamamıştı. Oğlundan yardım isteyecek ve elindeki notun fotoğrafını çekmesini
isteyecekti. Heyecanlıydı, çünkü aileye yeni bir fotoğraf, yeni bir yol
gösterici katılıyordu. Tekrar tekrar kontrol etmiş, yeni baştan incelemişti.
Evet, doğru yazmıştı. Kâğıtta “ Korkma, birazdan geçecek…” yazıyordu.
0 Yorumlar